Tarımda adaptasyon tartışmaları çevre adaleti perspektifinden nasıl değerlendirilebilir?

COP21’de süregelen azaltım tartışmaları kadar olmasa da, yine de önemli bir tartışma konusu adaptasyon. Özellikle de iklim değişikliğine daha hassas bölgelerde tarımda adaptasyon nasıl sağlanır, çok sayıda yan etkinlikte alternatifleri ile birlikte uzun uzun tartışılmakta. Edindiğim en önemli izlenim, tarımda adaptasyon deyince herkesin aklına “daha fazla üretim” ya da “tarımsal üretimin aynı seviyede sürdürülmesi” geliyor. Buna bağlı olarak, gıda güvenliği meselesi de tarımsal üretim ile doğrudan ilişkili olarak sunulmakta. “Hem iklime zarar vermeyelim, hem de tarımsal üretimi koruyalım” önerisi çerçevesinde en çok konuşulduğuna tanık olduğum konular (FAO destekli) Climate Smart Agriculture (İklime Duyarlı Tarım) ve (Via Campesina destekli) Agro-ekoloji.

Üzerinde nadiren durulan bir nokta ise, aslında dünyada hali hazırda tüm insanları doyuracak kadar gıdanın üretiliyor olduğu ve bu nedenle asıl tartışılması gereken konunun (sağlıklı ve yeterli) gıdaya erişim hakkı olduğu. Yani aslında bir “üretilen gıdanın dağıtılması” problemi var ki bu da bu konuyu bir çevre adaleti meselesi haline getiriyor. Çünkü aslında konuşmakta olduğumuz konu, doğal kaynakların kullanımına ilişkin bir eşitsizlik. Ve daha da önemlisi, bu eşitsizliğin, başka bir eşitsizlik nedeniyle daha da derinleşmiş olması: İklim değişikliğine asıl neden olan ülkeler, aslında gıdaya erişim konusunda büyük sorunlar yaşamıyorlar. Sorunu bu probleme katkısı çok küçük olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler yaşamakta.

göç etmenin başarısızlık olarak görülmesinin en önemli nedeni bunun çok pahalı bir adaptasyon yöntemi olması ve bu maliyetin büyük bir kısmının göç edilen yerlerde yaşayan ve iklim değişikliğinin etkilerine daha az maruz kalacak insanlar tarafından ödeniyor olması.

Paris’te daha çok “küresel kuzey” perspektifi ile yapılan tartışmalarda konu dönüp dolaşıp “hassas ülkelerde çiftçilerin topraklarında kalmalarını sağlayalım, göç etmesinler”e geliyor. İnsanların çoğu göç etmeyi bir adaptasyon başarısızlığı olarak görmekteler. Ama aslında göç etmek de bir çeşit adaptasyon ve insanlar değişen çevresel, ekonomik, ve toplumsal değişikliklere uyum sağlamak için tarihin başlangıcından beri bir yerlerden bir yerlere göç ediyorlar.(1) Tartışmalarda gördüğüm kadarıyla, göç etmenin başarısızlık olarak görülmesinin en önemli nedeni bunun çok pahalı bir adaptasyon yöntemi olması ve bu maliyetin büyük bir kısmının göç edilen yerlerde yaşayan ve iklim değişikliğinin etkilerine daha az maruz kalacak insanlar tarafından ödeniyor olması. Yani aslında mesele “adaptasyon maliyetini kim ödeyecek” meselesi.
Göç istenmiyor. Gıdanın yeniden ve eşit dağıtımını sağlayacak bir mekanizma da hali hazırda sahip olduğumuz egemen ekonomik sistem içinde pek mümkün görünmemekte. Bu nedenle Via-Campesina küçük çiftçilerin kimyasal kullanmadan öncelikle kendi gıdalarını, hem de üretimde artış sağlayarak, kendilerinin üretmesini sağlayacak bir alternatif olan Agro-ekolojiyi desteklemekte. Bu aslında gıda güvenliğinden çok gıda egemenliğini sağlamaya yönelik geliştirilmiş bir alternatif. Bir çok gelişmekte olan ülkede de başarılı uygulama örnekleri yapılmış. Temel olarak çiftçilerin küresel gıda piyasasına ve şirketlere (isimlerini burada anmayacağım, onlar kendilerini biliyorlar) bağımlı olmadan bir şeyler yapmalarına olanak sağlamakta. Bu nedenle tarımda adaptasyon için sunulan alternatifler arasında biraz daha fazla çevre adaleti sağlayabilecek olan alternatif gibi görünmekte.

Bu konudaki tartışmalar konferans sonunda bir yere varacak mı, bekleyip göreceğiz.
(1) Bu konuda, Andrew Baldwin, Ethemcan Turhan ve Marco Armiero tarafından yazılmış güzel bir yazı: Afloat and Alive (Boğulmadım, hayattayım!) http://newint.org/blog/guests/2015/12/01/afloat-and-alive/

Cem İskender Aydın
TEMA Vakfı, İklim Projeleri Koordinatörü

Site Footer

Sliding Sidebar