İki Etkinlikten İklim Göçü, Güvenlikleştirme, Adalet ve Yoksulluk Üzerine Notlar

Paris İklim Zirvesi Pazartesi’nden bu yana birçok önemli yan etkinliğe şahit olmakta. Bunlar arasında iklim değişikliği ile göç arasındaki ilişkiyi ele alan iki toplantı da vardı. İlki bir A.B. Cost projesi çalışmasının sonuçlarının sunulduğu “İklim Değişikliğinin Tetiklediği Göçü Anlamada Sosyal Bilimler Araştırmalarının Önemi” konulu etkinlik, ikincisi de iklim değişikliği ve göç konusunda faaliyet gösteren Nansen İnisiyatifi’nin düzenlediği “Hazırlan ve Adapte Ol: İklim Değişikliği ve İnsan Hareketliliği – Paris ve Sonrası” konulu toplantıydı. Her ikisi de göç dinamiklerinin salt bir teknik sorun/arıza olarak ele alınamayacağını, söz konusu dinamikleri daha iyi anlayabilmek ve çözümler üretebilmek için çok boyutlu/ katmanlı bakışa ihtiyacımız olduğunu vurguluyordu. Bu tür geniş ölçekli bakışı engelleyen ve dolayısıyla sorunu anlama ve anlamlandırma yetimizi zayıflatan bir olgu var ki, bu iklim değişikliği ile göç arasındaki ilişkinin güvenliğin konusu olarak algılanması biçiminde ortaya çıkıyor. Yani, iklim değişikliğinden kaynaklanan doğal kaynak kıtlığının/sorunlarının ve bu kaynaklar üzerindeki rekabetin anlaşmazlık ve çatışmalara yol açabileceği konusundaki hakim anlayış. Bunun örneklerine Paris öncesinde özellikle basında sıkça rastladık. Bazı siyasetçiler ve karar-vericiler bu söylemi sürekli kullandılar ve anlaşılan o ki ilerleyen günlerde de aynı hızla kullanılmaya devam edilecek. İlk toplantıda Prof. Jurgen Scheffran’ın (Hamburg Üniversitesi) konuşması tam da bu noktadan başlıyor. Scheffran bunun sorunlu bir yaklaşım olduğunu, doğal kaynak kıtlığının çatışma üretmek yerine, aslında kaynakların korunması ve daha etkin kullanımı için işbirliği olanakları da üretebileceğini belirtiyor ki daha önce yapılan birçok çalışma da bu yargıyı destekliyor. Örneğin, Oregon Üniversitesi’nden Aaron Wolf bu tür bir alarmist (alarm verici ve telaşlandırıcı) yaklaşımın her daim öznesi olan su kaynakları konusunda çatışma örnekleri sayılı iken işbirliği örneklerinin sayısız olduğunu birçok çalışmasında kanıtlamış durumda. Bu alarmist yaklaşımın iklim göçü ile ilgili çalışmaların önemli kısmında gözlemlenebileceğini vurgulayan Scheffran, ayrıca, yalnızca doğal kaynak sorunlarının yol açabileceği çatışmalara değil, aynı zamanda çatışmalar sonucunda ortaya çıkan doğal kaynak sorunlarına da odaklanmanın gerektiğini vurguluyor.

Migration

Scheffran’ın dikkati çektiği olgu aslında iklim değişikliği ve göç konusundaki en katı ve tepkisel söylemin temel parçası. Dr. Angela Oels’e (Lund Üniversitesi) göre de bu söylem göçün ulusal güvenliğe tehdit olduğu düşüncesine ve yabancı düşmanlığına dayanan “iklim mültecilerinden korkmalıyız!” söylemi. Oels’e göre, ikinci söylem ise aksine çok daha geniş ölçekli insan güvenliği yaklaşımına yaslanan ve iklim değişikliğinin yol açtığı zorunlu göçten etkilenen kişilere mülteci statüsü verilmesini savunan “iklim mültecilerini korumalıyız!” söylemi olarak karşımıza çıkıyor. Konuşmacının dile getirdiği üçüncü söylem ise iklim göçünü bir tür rasyonel adaptasyon stratejisi olarak gören söylem. İkinci etkinlikte yer alan konuşmacılarından Prof. Walter Kaelin’in (Nansen İnisiyatifi) adaptasyon konusunu bir diğer boyutuyla da ele aldığını görüyoruz. Buna göre, Kaelin iklim değişikliğinin yarattığı yıkıcı etkiler nedeniyle oluşan zorunlu göçlerin salt “kayıp” ve “zarar” kavramları çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini, iklim göçlerinin aynı zamanda bir adaptasyon konusu olduğunu, çünkü göç edenlerin yeni yerlere adapte olmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Kaldı ki, 2012 Doha İklim Zirvesinden bu yana gündemde olan kayıp ve zarar konusundaki tartışmalar bile şu anda iklim göçünü içermiyor. Kolayca anlaşılabileceği gibi, Kaelin’in sözünü ettiği adaptasyon süreci içinde birçok toplumsal, ekonomik ve siyasal dinamiği, karmaşık nedensellikleri ve ilişkiler ağını barındırıyor. Dolayısıyla, bunları yaratan ekonomik ve siyasal sistemi sorgulamadan meseleye salt göç dinamikleri üzerinden bakmak bizi yanlış noktalara sürükleyebilir.

İklim göçü tesadüfen ortaya çıkan bir sorun değil, dolayısıyla iklim adaletine odaklanmayan çözümlerin yetersiz kalacak.

İlk etkinlikte Oels’in söz ettiği birinci söyleme geri dönecek olursak, yine bu toplantının konuşmacılarından Dr. Giovanni Bettini’nin (Lancester Üniversitesi) söz konusu tepkiselliği diğer bir boyutuyla ele aldığını görüyoruz. Ulusal güvenliği sağlama işlevini yüklenmiş mekanizmalar ya da yabancılara mesafeli yaklaşan toplum kesimleri yanında, bazı Kuzeyli çevre hareketlerinin de Güneyli nüfusu tehlikeli, hatta “kapıdaki iklim barbarları” olarak gördüğünü söylüyor Bettini. Ayrıca, halihazırdaki iklim politikalarının iklim göçü konusunda çözüm üretememesi dolayısıyla COP 21’den fazla birşey beklememek gerektiğini vurguluyor. Bunu dile getirirken de iklim göçünün tesadüfen ortaya çıkan bir sorun olmadığını, dolayısıyla iklim adaletine odaklanmayan çözümlerin yetersiz kalacağını belirtiyor.

İklim adaletinden söz açılmışken, bunu zorlaştıran en önemli konulardan birini de iklim değişikliğinden kaynaklanan göçlerin hangi statüde ele alınacağı ve göç edenlerin haklarının nasıl korunacağı konusunun oluşturduğu görülüyor. Bu bağlamda, ilk etkinlikteki konuşmacılardan Dr. Francois Gemenne’in (Sciences Po / Liége Üniversitesi) daha çok “mültecilik” kavramına odaklandığını görüyoruz. Çatışma ve savaşlar, diğer siyasal sorunlar mültecilik statüsü ile ilgili hak üretirken, iklim göçünün böyle bir hak üretmediğini belirtiyor Gemenne. Ayrıca, iklim mültecilerinin gittikleri ülkelerde siyasal açıdan da eziyete uğradıklarını, bu konuda uluslararası hukuktaki sorunların giderilmesi gerektiğini söylüyor.

Bilindiği gibi, iklim göçü ile hem neden hem de sonuç açısından en bağlantılı olan sorunlardan biri de yoksulluk. İlk etkinlikte konuşmacı olan Dr. Koko Warner de (Birleşmiş Milletler Üniversitesi) iklim göçü ile yoksulluk arasındaki bu ilişkiyi vurgulayarak, insanların güvenlik ve geçim ihtiyaçları nedeniyle göç ettiklerini, hatta çoğu zaman da göç etmek isteseler dahi yoksulluk ve mali yardımların yetersizliği dolayısıyla bunu gerçekleştiremediklerini belirtiyor. Warner’e göre, Paris ve sonrası dönem için atılması gereken üç adım var: Paris’te göç konusunu hakkıyla ele almak (ki bu şu ana kadar gerçekleşebilmiş değil); uzun-erimli politikalar üretmek için konuyu Paris’ten çıkacak metinlerin asli parçası haline getirmek; ve, orta-erimde gerçekleştirilebilecek çözümler için Paris’in hemen sonrasında acilen altyapı oluşturmaya başlamak.

Koko’nun dile getirdiği öneriler gerçekleştirilemezse dünyanın yakın gelecekte nur topu gibi bir meselesi daha olacak demektir. O zaman ne tür seçeneklerin üretilebileceğini hep birlikte göreceğiz. Seçeneklerden bahsetmişken, sözlerimizi ikinci etkinlikte konuşan, Pasifik’teki Cook Adalarının başbakanı Henry Puna’nın şu sözleriyle bitirelim: “Eğer adalarımızın tamamı -aynen 1997’de bir gün boyunca yaşadığımız gibi- sular altında kalacak olursa, bu durumda bizim hiçbir seçeneğimiz kalmayacaktır, değil mi?”

 

1) Etkinliklerin ayrıntılı bilgisi için: http://www.sustainability.lu.se/event/official-side-event-cop21-the-importance-of-social-science-research-for-understanding-climate-change-induced-migration ve  https://www.nanseninitiative.org/prepare-and-adapt-climate-change-and-human-mobility-in-paris-and-beyond/

İbrahim Mazlum, 

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Site Footer

Sliding Sidebar