Bir ‘Halil İbrahim sofrası’ olarak COP21 İklim Zirvesi

future

Bu yazı ilk olarak Agos Gazetesi’nde yayınlanmıştır

Barış Manço’nun ünlü şarkısı “Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna / kapağı ver, kulbu al, kurbanı ne hiç soran yok” diye başlar malum. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Toplantısı (COP 21) Paris’te 30 Kasım’dan bu yana bir küresel Halil İbrahim sofrası kurmuşcasına devam ediyor. Sözleşmeye taraf ülkelerin temsilcileri toplantı başladığından bu güne dek iklim değişikliği ile etkin ve hakkaniyetli bir biçimde mücadele edilebilmesini sağlayacak bir anlaşma metni üzerinde uzlaşabilmiş değil. Geçtiğimiz günlerde neler olduğuna ve zirvenin son günlerinin nelere gebe olduğunu özetleyelim.

Kilit Konular

Zirvenin ikinci haftasına gelindiğinde 900 küsür parantezli ifadenin yer aldığı taslak metin kilit konulardaki ayrışmayı gözler önüne seren en somut şey belki de ortamdaki gecikmişlik hali. İklim finansmanı, sıcaklık artışını dizginlemeye yönelik uzun erimli hedef, sorumlulukların nasıl farklılaştırılacağı gibi yıllardır çözüm getirilemeyen konularda kalan birkaç günde nasıl yol alınacağını kestirmek çok güç ancak tarafların bir anlaşma metnine imza atabilmek için metindeki pek çok kilit konuda muğlak orta yollar bularak ilerlediğini görüyoruz. Bu da iklim değişikliği ile etkin şekilde mücadele bağlamında elimizde çok zayıf bir mücadele zemini olacağı anlamına geliyor. 9 Aralık öğlen itibariyle elimizde, üzerinde uzlaşılmış, yani ‘parantezsiz’ bir anlaşma metni olacağı ilan edildi. Aslında metni anlaşma olarak nitelendirmek de yanlış olacaktır zira devletler bu metni henüz ‘Paris Çıktıları’ olarak adlandırmakta. Yani metin taraflarca kabul görüp imzalansa bile hukuken bağlayıcılığı olup olmayacağı muğlak.

Müzakere alanında ve şehirde gerçek anlamda muhalefete en ufak bir tahammül yok. Fransa ev sahibi olarak terör saldırılarının yarattığı olağanüstü koşulları da bahane ederek kuş uçurtmuyor. Bunun yanı sıra müzakere oturumlarının neredeyse tamamı sivil topluma kapalı şekilde gerçekleştiriliyor. Bu bağlamda katılımcı ve şeffaf bir sürecin Paris anlaşması sürecinde yeri olmadığını belirtmek gerek. Böylece tarafların sadece “mümkün gözükenlerin kıyısında gezebildiği” bir atmosfer ortaya çıkıyor. Bu olağanüstü hal de toplumsal muhalefeti ve gerçekleri sahadan uzak tutuyor. Böylece müzakereciler adeta cam bir fanus içinde pazarlıklarını sürdürüyorlar. Görebildikleri yegane muhalefet, çizilmiş sınırlar içinde oynanan ‘halkın katılımı piyesi’.

İklim değişikliğinin ortaya çıkmasında en çok payı bulunan ülkeler, bu sorunda katkısı az olan veya hiç olmayanların yaşadığı kayıp ve zararları karşılamak; onlara ekonomilerini karbonsuzlaştırmak yönünde destek vermek gibi konularda isteksizler.

Kimin için adalet?

COP21’de dikkati çeken bir diğer şey sosyal hareketlerin iklim adaleti vurgusu. İklim değişikliğinin ortaya çıkmasında en çok payı bulunan ülkeler, bu sorunda katkısı az olan veya hiç olmayanların yaşadığı kayıp ve zararları karşılamak; onlara ekonomilerini karbonsuzlaştırmak yönünde destek vermek gibi konularda isteksizler. Bu noktada gelişmiş, gelişmekte olan ülkelere tarihsel sorumlulukları ve halihazırdaki sera gazı salım trendlerine bakılarak karbon bütçeleri belirlenmesinin en adil çözüm olacağı noktasında bir uzlaşı mevcut. Ancak müzakerecilerin bu konularda bilime kulak verdiklerini söyleyebilmek pek mümkün değil. Tam da bu noktada şarkının sözleri durumu tasvir etmek için biçilmiş kaftan haline geliyor. Pazarlıklarda iklim değişikliğinin kurbanlarını merak eden yok, özel sektör ve seçilmiş temsilciler halklardan daha çok kararları etkileme şansına sahip ve bu aktörler kapağı alıp kulbu vermek peşindeler. Ancak enseyi karartmamak gerekiyor. COP21’de ileriye doğru atılacak bir adım bizi, 5-6 Aralık’ta Paris’te gerçekleşen alternatif iklim zirvesi, “Halkların İklim Zirvesi’ndeki yeni bir dünyayı inşa etmek isteğine bağlayabilir. Bu bağlamda Paris’teki zirveden ne çıkarsa çıksın takip edilmesi gereken sürecin tek umut olmadığına dair sinyaller güçleniyor. 12 Aralık’ta gerçekleşmesi beklenen büyük eylemin mesajının da “çoktandır beklediğimiz kişiler bizleriz” olması bu anlamda tesadüf değil.

Türkiye’nin pozisyonu

Türkiye bu kritik zirveye yaklaşık 150 kişilik bir ekiple katılıyor. Türkiye’nin enerji talebi ve ekonomik büyüme tahminlerinin gerçekleşenlerden çok yüksek olması Türkiye’nin hiç bir önlem almasa bile artıştan azaltım hedefine ulaşacağını gösteriyor. Oysa Türkiye bu iddiasız hedefine rağmen iklim finansmanından yararlanmak istiyor ve 2020’deki önemli 26. Taraflar Toplantısına (COP 26) ev sahipliği yapmak istediğini belirtti. Türkiye’nin iklim değişikliği politikalarının en kırılgan sosyal kesimler için iklim adaleti sağlamak için yeterli ve tutarlı olduğu söylenemez. Dahası potansiyelinin çok altındaki hedeflerle Halil İbrahim sofrasından istediklerini alması da zor görünüyor. Sonuç olarak, bugünden itibaren her ne olursa olsun  nihai hedef olan iklim değişikliğini 1,5C derece ile sınırlayacak içi dolu bir anlaşma çıkması zor olacak. Ancak önemini yadsımamakla beraber çözüme giden tek alternatifin müzakereler olduğunu düşünmek yanlış olur. Halkların İklim Zirvesi’nde defalarca yinelendiği üzere: binlerce alternatif var ve bu alternatifler mümkünlerin sınırını oldukça ileri taşımış durumda.

Ethemcan Turhan, Arif Cem Gündoğan,

Ekoloji Kolektifi

Site Footer

Sliding Sidebar