İşte Bu Trump Her Şeyi Değiştirir

Ümit Şahin, Yeşil Gazete / İstanbul Politikalar Merkezi

Bu yazı ilk olarak Yeşil Gazete’de yayınlanmıştır

Katıldığım ilk iklim zirvesi 2008’de Poznan’da yapılan COP 14 idi. Bali’yle Kopenhag arasında önemli bir ara durak olsa da, Poznan bildiğimiz gösterişli ve popüler COP’lardan biri değildi. Bu anlamda Pazartesi günü başlayan ve Paris sonrası az dikkat çeken bir iklim konferansı olan Marakeş zirvesine (COP 22) benziyor. Ama çarpıcı bir benzerlik daha var.

Barack Obama, ABD başkanı olarak ilk kez 6 Kasım 2008’de, Poznan’dan üç hafta önce seçildi. Bu nedenle Bush’un başkanlığı sırasında iklim müzakerelerinin en sevilmeyen ekibi olan Amerikan delegasyonu, Obama henüz görevi devralmamış olduğu halde Poznan’da müthiş bir şekilde rahatlamış, Amerikalılar Poznan’da başı dik dolaşmaya başlamıştı. Hatta Al Gore zirvede coşkulu bir konuşma yaptı, sonradan boşa düşse de, Kopenhag için umutlar bilendi. Obama seçildiği gün Yeşil Gazete’de, bazı arkadaşlarım tarafından naif bulunan ve eleştirilen “Obama İklimi” diye bir yazı yazmıştım. Eleştirilerin temel nedeni tanıdıktı: Amerika’da başkanların değişmesinin ABD politikalarını değiştirmeyeceğini bilmiyor muydum? Bir ABD başkanının iklim değişikliğiyle ilgili politikaları bizim bile olumlu bulacağımız ölçüde değiştireceğini nasıl söyleyebiliyordum?

donald_trump_climate_change-1024x538-768x404

ABD’de Donald Trump, Marakeş iklim zirvesinin ikinci gününe denk gelen 8 Kasım seçimiyle başkan seçildi. Trump, cinsiyetçi, kadın düşmanı ve ırkçı olmasının yanı sıra yeminli bir iklim inkarcısı, fosil yakıt destekçisi ve iklim politikası düşmanı olduğunu her fırsatta tekrarladı. Şu anda Marekeş’te Poznan’a çok benzer, ama tabii tam ters yönde bir hava esiyor. Amerikan delegasyonu ortadan kaybolmuş durumda. Amerikalı katılımcılar şokta. Bazı iklim aktivistlerinin seçim gecesi sonuçları gözyaşları içinde izlediği anlatılıyor. Trump’ın Paris anlaşmasını baltalaması, ABD’nin verdiği sözleri rafa kaldırması, hatta Sözleşme’den çekilmesi ihtimali bir karabasan gibi konuşuluyor. Yani en azından iklim politikaları açısından kim başkan olursa olsun ABD bildiğin ABD’dir fikrinin pek de doğru olmadığını söylemek zorundayız.Bunun için önce Obama Bush’un yerine geldiğinde ne yaptı, Trump şimdi başımıza ne çoraplar örebilir ona bakmak gerekiyor.

George W. Bush dünyanın en büyük kirleticisi olan ABD’nin aslında imzaladığı ve azaltım hedefi aldığı Kyoto Protokolü’nü çöpe atarak işe başlamıştı. İklim değişikliğiyle ilgili bütün uluslararası çabaları baltalayarak ve ulusal bir politika geliştirilmesini önleyerek devam etti. Hatta işi NASA gibi en önemli iklim bilimi kuruluşlarını sansürlemeye, çalışmalarını engellemeye kadar vardırdı. “Yes we can!” sloganıyla başkan olan Barack Obama’nın ilk yaptığı şey ise daha önce ülkelerin en fazla bakan düzeyinde temsil edildiği iklim zirvelerinin en önemlisi olan 2009 Kopenhag konferansına katılmak oldu. O geldi diye pek çok ülkenin devlet başkanı da oradaydı. Kopenhag başarılı olamadı, ama Obama ABD’nin iklim müzakerelerindeki pozisyonunu neredeyse tamamen değiştirdi. Diğer ülkeler ABD’nin değişen pozisyonu sayesinde daha olumlu tavır almaya başladı. Yıllar sonra Paris’ten yeni bir iklim anlaşmasının çıkmasında ABD ile Çin arasında imzalanan ikili anlaşmanın payı büyüktü.

Obama aynı zamanda daha önce ABD’de hiç yapılmayan bir şey yaparak (iklim değişikliğini durdurma anlamında yetersiz de olsa bir adım olarak önemli olan) Başkan’ın iklim planını hazırladı. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Kongre’den geçiremeyeceğini bildiği için de attığı bütün adımları Başkanlık kararnameleriyle yürüttü. ABD’nin 2025’e kadar sera gazı emisyonlarını 2005 seviyelerine göre %25-28 oranında azaltması hedefini ilan etti. Otomobillerden ve enerji santrallarından kaynaklanan emisyonları kontrol etmeyi öngören yönetmelikler çıkartıldı. Yeni kömür santrallarının yapımı durduruldu. ABD iklim hareketinin en büyük zaferi olan Keystone XL petrol boru hattının durdurulması yine Obama’ya uygulanan baskı sayesinde oldu.

Yenilenebilir enerjinin önü açıldı, yüksek hedefler kondu. Gerçi çevreye ve iklime zararı olan kaya gazının yaygınlaşması da etkili oldu, ama sonuçta ABD’nin yıllık emisyonları düşmeye başladı. Obama ayrıca sık sık iklim değişikliğinin dünyanın en önemli sorunlarından biri olduğuna dair güçlü konuşmalar yaptı. Yani sera gazı emisyonlarını kontrolsüzce artırmaya devam eden dev bir sanayi ülkesi, sekiz yılda en azından emisyonlarını düşüşe geçirmeyi ve yeni bir uluslararası iklim anlaşmasının önünü açmayı Obama yönetimi sayesinde başardı.

Şu anda iklim savunucuları ABD’de büyük bir piyasa haline gelen ve giderek ucuzlayan yenilenebilir enerjinin önünü kesmenin mümkün olmadığını söylüyor. Yani her şeyi kökünden değiştirip geriye döndürmek kolay değil. Ama bu kısmen doğru. Obama’nın Bush’tan sonra gelip ülkenin pozisyonunu tamamen değiştirmeyi başarması, Trump’ın tam ters yönde yapabilecekleri konusunda ciddi bir kaygı oluşmasına neden oluyor. Örneğin Naomi Klein, Trump’ın ABD’nin ulusal fosil yakıt (yani kömür, petrol, doğal gaz) üretimini ikiye katlama ve aynı anda yoksul ülkelere olan ekonomik desteği kesme vaatlerini gerçekleştirmesinin, iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyeleri yükselirken, ahlaksız ve gaddar bir politika olacağını söylüyor. ABD basını Trump’ın bakan olarak atamayı düşündüğü isimleri bir korku filmi senaryosu gibi yazıyor. Örneğin toprak yönetiminden, milli parklardan ve doğal hayatı koruma alanlarından sorumlu İçişleri Bakanlığı’na petrol şirketi Lucas Oil’in kurucusu iş adamı Forrest Lucas‘ın ya da eski Alaska valisi yeminli iklim düşmanı Sarah Palin’in getirilmesi söz konusu. İklim inkarcısı kampanyanın başını çeken Competitive Enterprise Institute’un Enerji ve Çevre Merkezi müdürü Myron Ebell, Trump’ın Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA’yı tamamen ortadan kaldırma planlarının başını çekiyor. Enerji Bakanlığı’na en favori aday ise kendini Amerika’nın petrol şampiyonu olarak tanımlayan petrol ve doğal gaz şirketi Continental Resources’un CEO’su Harold Hamm.

Trump’ın “vaatlerinden” biri de ABD’nin gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için finansal yardım sağlamak amacıyla oluşturulan Yeşil İklim Fonu’na bundan böyle beş kuruş vermeyeceği idi. 2020’den itibaren sanayileşmiş ülkelerden yılda 100 milyar dolar akması (ve dağıtılması) gereken Yeşil İklim Fonu, sadece AB ülkelerinin sağlayacağı paralara mahkum kalabilir yani. Üstelik ABD’nin katkısı kesilen bir fona diğer zengin ülkeler de para vermek istemeyebilir. Bu da gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerjiyle ve enerji verimliliğini artırarak gelişmesini ya da teknik ismiyle düşük karbonlu gelişme stratejileri uygulamalarını zorlaştırır.

Dolayısıyla iklimin değiştiğine bile inanmayan, iklim değişikliğinin Amerikan ekonomisine zarar vermek isteyen Çinliler tarafından uydurulmuş bir palavra olduğunu düşünen bir adamın ABD Başkanı olması, Paris’ten sonra biraz olsun yola girmeye başlayan uluslararası iklim politikalarına ciddi zararlar verebilir. Üstelik bu kafayla en büyük iki kirletici olan ABD ile Çin arasındaki ikili anlaşmanın geleceğinin ne olacağı da meçhul. Zira muhtemelen Trump’ın vereceği en büyük zarar, Kyoto döneminde diğer ülkelerin çıkarıp durduğu “ABD iklim için bir şey yapmıyor, biz niye yapalım” kartının yeniden ortaya çıkması olacak.

Elbette tek bir kişinin işleri bu kadar zora sokacağına ihtimal vermeyenler de var. Trump ne saçmalarsa saçmalasın ekonominin düşük karbonlu bir yola girdiğine, Paris anlaşmasından sonra fosil yakıtlar devrinin sonunun yakın olduğuna ve bu kaçınılmaz gidişin durdurulamayacağına inanlar da çok sayıda. Yerel yönetimlerin, şirketlerin ve toplulukların etkisinin artık devletlerden daha fazla olduğu yeni bir döneme girdiğimiz de çokça dillendiriliyor. Umarım öyle olur.

Marakeş’te iklim müzakerelerinin birinci haftası Trump şokuyla kapanıyor. İkinci hafta bakalım delegasyonlar işleri rayında götürecek anlamlı kararlar alabilecekler mi? Uluslararası politikalar ve diğer ülkelerin kararlılığı Trump’ın seçilmesinden ne ölçüde etkilenecek göreceğiz. Tabii kesin olan bir şey var. İklim hareketinin, yani sivil toplumun, bilim çevrelerinin ve aktivistlerin işi artık her zamankinden daha zor. Trump şokunun yeni bir iklim felaketine dönüşmemesi için yeni yollar, yeni araçlar bulmak gerekiyor.

Site Footer

Sliding Sidebar