Nerede kalmıştık? Marakeş’ten bugüne, geçtiğimiz senenin kısa muhasebesi

Cem İskender Aydın

En son bıraktığımızda, Marakeş’teydik. Paris Anlaşması, COP21’in üzerinden daha henüz bir yıl bile geçmeden, Marakeş’teki konferansın hemen öncesinde, 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmişti. Kabul edildikten sonra 11 ay gibi kısa bir sürede çok sayıda devlet tarafından resmen onaylanarak yürürlüğe girerek bu kadar hızlı onaylanan ilk uluslararası anlaşma olma şerefine erişmişti. Sadece ana hedefleri ve genel hatları belirleyen Paris Anlaşması aslında tabiri caizse içi boş bir çerçeve ve asıl önemli olan ise içindeki resmin ne olacağı. Bu nedenle uygulama esaslarını belirleyecek olan kural kitabının içeriğinin ne olacağı aslında anlaşmanın kendisinden daha önemli bir mesele. Marakeş’teki COP22’nin amacı da bu nedenle “hedef belli, şimdi bu hedefe erişmek için gereken şartları yaratalım” şeklinde yorumlanabilirdi.

Hatırlayacağımız üzere, aslında oldukça olumlu bir havada başlayan Marakeş görüşmelerinde, 8 Kasım 2016’da ABD’deki seçimlerden iklim değişikliğini “pahalı bir palavra” olarak niteleyen Donald Trump’ın galip çıkması ile ani bir rüzgâr değişikliği yaşandı. Gündem birden bire “iklimi nasıl koruruz?” sorusundan ziyade “İklimi Trump’tan nasıl koruruz?” sorusuna odaklandı. Herkes “Trump’a rağmen” Paris Anlaşması’nı uygulayacağını, anlaşmadan çıkmayacağını, anlaşmanın en ateşli savunucusu olduğunu belirten açıklamalar yaptı.

Aslında Obama yönetimindeki ABD, iklim konferanslarında belki de ilk kez müzakareleri daha da ileri götürmeyi amaçlayan ve liderlik etmeye çalışan bir konumda durmaktaydı. Her ne kadar aslında bir çok konuda radikal bir tutumu olmasa da “High Ambition Coalition”’un (Yüksek Azimli Koalisyon) bir parçası bile olmuştu. Obama yönetimi aslında Trump’ın seçilme ihtimaline karşı Paris Anlaşması’nı tabiri caizse “Trump geçirmez” bir şekilde tasarlamaya bile çalışmıştı. Bildiğiniz üzere anlaşmayı hali hazırda onaylamış olan bir ülkenin anlaşmadan ayrılmayı talep etmesi anlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren ilk üç yılda mümkün değil. Bu sürenin sonunda da bir yıllık ihbar süresi bulunuyor. Yani Trump’ın resmi olarak çekilebilmesi ancak 4 Kasım 2020’de, yani bir sonraki ABD başkanlık seçimlerinin ertesi günü mümkün. Fakat bu kural Trump’ı 1 Haziran 2017’de, ABD’ye aşırı yükler dayattığı ve adil olmadığı gerekçesiyle Paris Anlaşması’ndan çıkacağını açıklamaktan alıkoymadı.

Uzun lafın kısası, ABD fiilen Paris Anlaşması’na taraf olmaya devam ediyor fakat hukuken bağlayıcı olmayan anlaşma kapsamında bir sera gazı indirimine gitmeyeceğini söylemek mümkün. Zaten Trump yönetiminin ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA – Environmental Protection Agency) başına iklim inkârcısı ve EPA’nın azılı düşmanı Scott Pruitt’i getirmesi bile bu konudaki federal düzeydeki politikaların geleceği açısından yeterli bilgi sunuyor. Pruitt’in şimdiye kadarki icraatları açıkça karbon emisyonlarının iklim değişikliğine neden olmadığını açıklamaktan, Obama döneminde geçen “Temiz Enerji Yönergesi”nin (Clean Power Plan) iptaline kadar uzanan bir yelpazede dağılıyor.

ABD’nin yarattığı bütün bu tantana arasında, diğer devletler iklim anlaşmasını daha ileri götürmek için ve Obama yönetiminin ardından oluşan küresel liderlik rolünü kapmak için oldukça iddialı açıklamalarda bulundular. ABD’nin anlaşmadan çekildiğini açıklaması diğer ülkelerin anlaşmayı onaylamasına ve taraf olmalarına engel olmadı. Şu ana kadar 197 taraftan 169’u anlaşmayı resmen onaylamış durumda. Bunun yanında ABD içinde eyaletler ve şehirlerin oluşturduğu Trump karşıtı bir koalisyon kurulmuş durumda. California valisi Jerry Brown liderliğinde kurulan Under2 (2’nin Altı) koalisyonuna şimdiye kadar 39 ülkeden 188 şehir, eyalet ve yönetim organı katılmış durumda. Bu koalisyon Ekim ayı itibariyle küresel gelirin yüzde 39’unu oluşturuyor.

Şimdi COP23’e başlarken yine gündemi en çok meşgul edecek konulardan birisi ABD’nin tutumu olacak gibi görünüyor. Bunun yanında ABD’nin geçmişte liderlik ettiği Umbrella Group’un (Şemsiye Grubu) bu toplantıda özellikle de ABD’nin çekilmesinden cesaret alarak adaptasyon, kayıp ve zararlar, iklim finansmanı ve teknoloji transferi gibi önemli konularda ayak sürüyecekleri tahmin ediliyor.

Öte yandan, yazının başında da belirtildiği üzere, Paris Anlaşması’nın hali hazırda boş bir çerçeve olması, şimdiye kadar taahhüt edilen emisyon azaltımlarının anlaşmanın kendi koyduğu hedeflere bizi ulaştıramaması, anlaşmanın bağlayıcı olmaması ve 2020 öncesi emisyon azaltımı ile ilgili bir eylem planı içermemesi gibi asıl tartışılması gereken, ABD’nin oyunbozanlığından daha önemli konular var. Bu COP’un dönem başkanı olan Fiji’nin, bu pozisyona gelen ilk pasifik ada ülkesi olması nedeniyle özellikle kayıp ve zararlar konusunda bir ajanda belirleyeceğini umanlar mevcut. Önümüzdeki iki hafta neler getirecek, bu beklentilerin ne kadarı gerçeğe dönüşecek, hep beraber göreceğiz.

Site Footer

Sliding Sidebar