Nükleer enerji iklim değişikliği mücadelesinin bir parçası olabilir mi?

Pınar Ertör-Akyazı

7 Kasım’da Austrian Nuclear Society, Energy for Humanity, Generation Atomic ve Dutch Nuclear Society tarafından gerçekleştirilen yan etkinlikte bu soruya cevap arandı. Panelistlerin tümünün nükleer enerji savunucusu olduğu etkinlikte, konuşmacılar nükleer enerjinin halka anlatılmasında “pozitif değerlere” vurgu yaptılar, “ahmakça korkularımızdan kurtulmamız” ve “duygusal olmamamız gerektiği” yönünde telkinde bulundular.

Panele hâkim olan konu, nükleer karşıtı görüşlerin “pozitif değerler” vurgulanarak nasıl dönüştürülebileceğiydi. Panelistlerden Generation Atomic adlı topluluğun temsilcisinin ilettiğine göre, ABD vatandaşlarının önemli bir kısmı nükleer enerjiye karşı olsa da, bu kişilere nükleerin iklim değişikliği üzerine olumlu etkileri olabileceği söylendiğinde, yenilenebilir enerji ve nükleer enerjiden oluşan bir enerji sistemini daha çok kişi destekleyebiliyor. Fakat panelist, aynı kişilere nükleer enerjinin çevre ve sağlık üzerinde
7 Kasım’da Austrian Nuclear Society, Energy for Humanity, Generation Atomic ve Dutch Nuclear Society tarafından gerçekleştirilen yan etkinlikte bu soruya cevap arandı. Panelistlerin tümünün nükleer enerji savunucusu olduğu etkinlikte, konuşmacılar nükleer enerjinin halka anlatılmasında “pozitif değerlere” vurgu yaptılar, “ahmakça korkularımızdan kurtulmamız” ve “duygusal olmamamız gerektiği” yönünde telkinde bulundular.

Panele hâkim olan konu, nükleer karşıtı görüşlerin “pozitif değerler” vurgulanarak nasıl dönüştürülebileceğiydi. Panelistlerden Generation Atomic adlı topluluğun temsilcisinin ilettiğine göre, ABD vatandaşlarının önemli bir kısmı nükleer enerjiye karşı olsa da, bu kişilere nükleerin iklim değişikliği üzerine olumlu etkileri olabileceği söylendiğinde, yenilenebilir enerji ve nükleer enerjiden oluşan bir enerji sistemini daha çok kişi destekleyebiliyor. Fakat panelist, aynı kişilere nükleer enerjinin çevre ve sağlık üzerinde potansiyel olumsuz etkileri hakkında bilgi verilince nükleer enerjiye desteğin nasıl değiştiğine ilişkin bir açıklamada bulunmadı.

Aslında panelde nükleer enerjinin sağlık ve çevre etkilerine ve özellikle radyoaktif atıklara, nükleer karşıtı dinleyiciler bu konuları gündeme getirene kadar pek değinilmedi. Panelistler, bilim dünyasının hala uzun vadeli bir çözüm bulamamış olduğu nükleer atık konusunda ne düşündükleri sorulduğunda cevap vermekten uzun süre kaçındılarsa da, en sonunda yeni nesil “breeder” reaktörlerde bu atığın yeniden kullanılacağını, bu yüzden hem atıkların hem de uranyum madenciliğinin bir sorun olmaktan çıkacağını savundular. Fakat hali hazırda dünyadaki 400 küsur reaktörün bu yeni teknolojiye sahip olmadığı gündeme getirildiğinde tartışma yeniden tıkandı. Bu arada nükleer savunucularının hesaplarına göre kömür, petrol ve doğalgazdan kurtulmak için tüm dünyada kullanılması gereken nükleer reaktör sayısı 4000 civarında.

Nükleer kaza riski de panelde çok seyrek gündeme geldi. Hatta tüm panel boyunca 2011 yılında Japonya’da Fukushima’da yaşanan nükleer felaketin sadece bir kez anılmış olması da ilginçti. Onu da nükleer fizikçi panelist, nükleer fizik okumaya karar verdiği dönemin Fukushima sonrasına denk geldiğini söylediği sırada gündeme getirdi. Danimarkalı bir diğer nükleer fizikçi panelist ise nükleer tıp üzerinden insanların hayatlarını kurtarmaktan bahsetmeyi tercih etti. Bu iki katılımcı da kendi kişisel hikayelerini anlatarak konuyu daha insani bir çerçeveye oturtmaya gayret ettiler kanımca.

Panelde tüm katılımcıların üzerinde uzlaşabildiği tek konu iklim değişikliği ile mücadele için kömürden vazgeçilmesi zorunluluğu oldu. Fakat kömüre alternatif olarak sunulan nükleer enerjinin hali hazırda zaten fazlasıyla merkezi olan enerji altyapısını daha da merkezileştireceği ortaya atıldığında, panelistler küçük ölçekli modüler nükleer reaktörlerin de teknik olarak mümkün olduğunu savundu. Fakat küçük ölçekli reaktörlerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı konusu panel boyunca tatmin edici bir şekilde yanıtlanamadı.

Nükleer enerji ile elektrik üretmede kullanılan uranyumun madenciliğinin de çok ciddi çevre ve sağlık riskleri olduğu düşünüldüğünde bir bütün olarak nükleer enerji alternatifi hazmetmesi zor bir yemek halini alıyor. Nükleer enerji savunucuları da panelde sıklıkla “bedavaya yemek yok” (there is no free lunch) diye hatırlattılarsa da, farklı teknolojilerin farklı derecelerde sağlık ve çevre etkileri olduğu aşikâr. Tabii bu bir yandan da elektrikli arabaların üretimi için yapılan madencilik faaliyetlerinin olumsuz etkileri üzerinde de yeniden düşünmeyi gerektiren önemli bir argüman. Dinleyiciler arasındaki ABD’li bir katılımcı, yaşadığı bölgede uranyum madenciliği nedeniyle kanser dâhil pek çok hastalığın çok daha sık görüldüğünü söyleyerek panelistleri yaşadıkları sağlık sorunlarını bizzat görmeleri için bu bölgeye davet etti. Panelistler nükleer enerjiye ikna için gerçekleştirdikleri yüz yüze görüşmeleri henüz bu bölgede yapmamış olduklarını ve belirtilen yere de görüşme yapmak üzere gelmekten mutluluk duyacaklarını söylediler.

Nükleer karşıtlarının ve savunucularının nükleer enerji ve kanser vakaları ilişkisini tartıştıkları anlarda, böyle durumlarda sıkça karşılaştığımız “siz kanserle ilgili şu bilimsel çalışmayı biliyor musunuz”, “hayır, o çalışmanın güvenilir metotlarla yapılmadığı ortaya çıktı” gibi argümanlar çatıştı. Çok karmaşık pek çok faktörün etkilediği sağlık etkilerinde, neden-sonuç ilişkisini doğrudan bilimsel olarak kanıtlamak gerçekten zor. Bilimsel kanıtın kesin olmadığı durumlarda ise “ihtiyatlılık ilkesi” (precautionary principle) önemli bir alternatif politika olarak gündeme geliyor. Yani bu prensibe göre, eğer sonuçlarının ne olacağından emin değilsek daha çok bilimsel kanıt ortaya çıkana kadar tartışılmakta olan eylemin yapılmaması tercih edilmeli.

Şu ana kadarki gözlemim bu panel dışında diğer yan etkinliklerde nükleer enerji savunusu pek yaygın değil. Genel olarak iklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği çok daha gündemde olan konular gibi gözüküyor.

Site Footer

Sliding Sidebar